Madalyonun iki yüzü.

Üstünden zaman geçince her şey gibi değersiz olacaklardı. Ben de yazdım, hep değerli kalsınlar diye.

ekip:

Tumblr’dan Yüzler’de bu ay Ayman Şanlıtürk var. Kendisiyle anlar ve anılar, fotoğraflar, gelecek ve pek tabii ki Tumblr hakkında konuştuk

Ayman, öncelikle merhaba, bizi kırmayıp röportaj teklifimizi kabul ettiğin için teşekkür ediyoruz Ekip olarak. Bize ve diğer kullanıcılarımıza kendini biraz anlatır mısın? Adın nereden geliyor öncelikle?

İlk bakışta çok garip bir adım olduğunun farkındayım aslında, bu konuda defalarca yaşadıklarım bile burayı doldurmaya yeter sanırım. Kısaca ne anlama geldiğini söylemem gerekirse: Aslında bizimkilerin masumca isimlerini birleştirmelerinden öte bir şey değil. Aysun ve Osman, birisinin ilk diğerinin ise son hecesinin birleşmesinden oluşuyor yani. 

Doğru yol, güvenilir insan ve şanslı kişi gibi anlamları da var; yıllar sonra TDK’da belirdi Türkçe isim olarak, ay gibi parıldayan kişilik diye. 

Sende her anın bir hikayesi var gibi Ayman. Ayrıntılara takılıp kalıyoruz. Mesela şu günün hikâyesi neydi, hatırlıyor musun?

Hatırlamaz olur muyum? Araba kara gömüldüğü ve dışarı çıkamadığımız için 3 gündür Sedef’le görüşemiyorduk ve yine başlayan kara karşı kayıtsız kalamamıştım; o zamanlar sadece telefonla çektiğim fotoğraflarımı gönderdiğim hesabımdan paylaşmıştım.

Bu arada biz de Sedef ve Ayman’ın hikâyesiyle tanıdık seni, hem yazılar hem de fotoğraflarınla. 

Aslında benim fotoğrafla ilgilenmem 2007’den beri devam ediyor. Uzun zamandan beri orta format, 35mm fotoğraf çekip paylaşıyorum; ancak herkesin beni gerçek anlamda fark etmesi, hem dünyanın en şanslı adamı olup aynı anda en bahtsız olduğum aşk hikâyemden sonra oldu. 

Merak edenler için kısa bir özet geçeyim. Askerden döndükten sonra ruhumun diğer yarısı dediğim bir kadınla tanıştım. Çok sevdim, utanmadım daha çok sevdim. Hiç inişlerimiz olmadı; çıktık biz her anlamda. Maddi ve manevi olarak birlikte yükseldik. Komik gelebilir ama tanıştığımız andan itibaren hayatımın geri kalanını onunla geçireceğimi biliyordum. Tabii ki evlilik teklif ettim. Böyle bir kadın karşıma çıkmışken etmemek aptallık olurdu. Sevgililik, nişanlılık derken evlilik günü geldi çattı, çok da güzel oldu. 14 Ekim 2012’de hayatlarımızı resmi olarak birleştirdik. Her şey çok güzel giderken 9. ayımızda hiç beklenmedik bir hastalık ile sarsıldık: Kanser. Tedavi 3 ay sürdü, Sedef’im 3 ay dayanabildi. Bir yıl sonra, evlilik yıl dönümümüzde, 14 Ekim 2013’te vefat etti meleğim. 

Read More

Unutma.

Unutuyoruz. Her şeyi. Çok fazla.

En çok da ölümü.

Yaşayacağımız iki gün, üç bile değil.

Hırslar, bencillikler, kavgalar, nefretler için kısa. Kendini bir şeyin fazlasıyla yorman için çok kısa.

Gün denen sonsuz döngü usulca fısıldadı: “YAŞA!”

Şimdi çık en güzel yola.

Sev, gülümse, iyimser ol diye.

Çünkü bu dünyaya ne verirsen onu alırsın.

Değirmenine istediklerini koy.

Sonrası hep sen.

Sadece bir gün.

Tek bir günün var, unutma.

Geçer mi?

Beni bilirsin.

Hiçbir zaman birine ya da somut bir şeye sahip olma çabasında olmadım.

Birine ya da bir yere ait olunca mutlu oldum hep.

Yanında kıvrılıp televizyon izleyince, söylediğim bir şeye kahkaha attığında, uyurken bile sol kolunu açıp “gel” dediğinde, “gerizekalı” deyip sarıldığında…

Ben hep ait olmayı sevdim. Hep ait olmayı seçtim.

Sen gittin.

İnan bana zerre değişen bir şey yok. Ben hala sana aidim.

Sadece bundan haberin yok.

An geliyor. Bir kokunu çeksem içime, cennetin kapıları açılacakmış gibi özlüyorum.

Bu da geçer elbet.

Her şey geçer.

Fark eder mi?

Bugün kendimi böcek olarak buldum. 

Salondaki köşe koltuğun arasında öylece duruyordum.

Duvara dönüktüm.

Donuktum. 

Biri geldi. Beni fark etmesin diye hiç hareket etmedim.

Bukalemun olmak istedim o an. Ama ya fark etmeden beni öldürseydi? Belki de fark ettiği için öldürürdü.

Öldürmedi. Karşıma oturdu. Beni görmedi. Saatlerce oturduk. Yoktum sanki hayatında. Hareket etsem fark eder miydi? Bir şeyler. Fark eder miydi?

Durdum. Dondum. 

Sonra ışığı kapatıp gitti. Uyuduk. 

Hafif ağırlık.

Bunu daha önce de yaşadım.

Bu dünyaya ait olmadığını düşünme, anlaşılamama ve artık anlatmaktan yorulma hissiyatı.

O zamanlar içinde bulunduğum o sonsuz boşluk hissini hüngür hüngür ağlayarak karşılıyordum. En azından içim acıyla dolardı, onu düşünürdüm.

Bu sefer öyle olmuyor.

Mideni düşün bomboş. Çok derin nefes alsan kusacaksın sanki.

Kafanı düşünsene. Tertemiz. Pür-i pak. Uzandığın yerde öylece tavana bakıyorsun. Dümdüzsün çünkü. 

Kalbini düşün. En çok da kalbini. O kadar dolu ki, adım atacak yer yok. Kalbimin ağırlığıyla içimin boşluğu kafa kafaya.

Ya ben ne çok sevmişim. Hep sevmişim. Yılmadan sevmişim. Onlar gitmiş ben kalmışım. Yarım bırakmışım.

Çok yorulmuşum. 

Biri sanki omuzlarıma basıyor. Giderek çöküyorum.

Neden anlatamadım? Hani bu dünyayı sevgi kurtaracaktı? Kimse kurtulmak istemiyor mu?

Hırsızı, hırssızı.

Uzun zaman olmuş yazmayalı.

Midemde kelebekler, kafamda karıncalar dolanıyor.

Sabredince her şey nasıl da sakinliyor. Kim Ki Duk filmlerindeki sadeliğe bürünüyor. Keskinliğinden kaçmak istemeyince dizlerin kanıyor.

Bilirsin.

Tuvalette elini yıkadıktan sonra sadece tek bir kağıt havlu kurulanmaya yetecekken, hırslı hırslı aceleyle iki tane çekenlerden olmadım.

Otobüse binerken insanları ittirip, oturmak için savaş vermedim. Bi sonrakini bekledim.

Üzüldüm, kırıldım ama kanatmadım kimseyi.

Bazen çok yoruldum. Dinlenecek değil, bir yudum su içecek kadar nefes almak istedim. Olmadı. Düştüm.

Hırslı değilim. Bilirsin.

Saçlarına dokunabildiğim, kokunu duyabildiğim her yeri cennet bildim.

Özlem değil “hasret” ne demekmiş öğrendim.

Sevmek değil “sevda” neymiş anladım.

Çıkmaz sokak bile geri döndüğünde çıkabildiğin bir yer aslında.

Bense senin sokağında hapis istiyorum.

Orası benim yuvam.

Gözlerimi kapattığımda endişeden çok uzak, gülümseyebildiğim tek yer.

Bu ikisi çok iyi arkadaş. Umarım ikisini de almışsınızdır :)