Madalyonun iki yüzü.

Üstünden zaman geçince her şey gibi değersiz olacaklardı. Ben de yazdım, hep değerli kalsınlar diye.

Bugün, blogu açalı tam 2 yıl olmuş.
2 yıl, 49 yazı, 23.000 takipçi ve yakında çıkacak bir kitap.
Sağolun, var olun! :)

Kabuk.

Günlerce kanayan yaralarımın ardında hep kocaman kabuklar bağladım.

Bağladıkça kopardım, tekrar tekrar kanattım. Yeni yaralar açtım.

Sonra bi gün duruldum. Bi gün hepsini ve her şeyi kendi haline bıraktım.

Yaralarım iyileştikçe güzelleştim.

Yaralarım bedenime değil, içime işledikçe büyüdüm. Beyazlarım çoğaldı, dünyevi güzellik algısından sıyrıldım. İçimdeki, yüzümdeydi artık.

Sonra en başa döndüm.

Korunmasız.

Saf.

Güven dolu.

Sonra bir kabuk buldum. Bu sefer başkaydı ama.

Ben yarası içine işlemiş inci tanesi, cenin pozisyonunda ona sığınmaktan başka bir şey istemedim.

O bensiz anlamsız, ben onsuz çaresizdim sanki.

Onsuz olamazdım. Olamadım.

Kokusuna hasret ölmemeliydim.

Kabuğum.

Ben artık sana sığınmak istiyorum.

Çünkü en güzel yer orası.

Benim yerim orası.

Biliyorum.

Hey çocuk.

Keşke benim gözümden gözlerini görsen. Ne güzel bakıyorsun sen.

Ben o küçücük göz bebeğine sakladığın acıları görüyorum. 

İçi sevgi dolu ama paylaşmaya korkan çocuğu da.

Ah ellerin.

Ne kadar da güzeller. Elbette fark ettim.

Dokunduğun ne varsa güzelleşecek sanki.

Sözlerin. İçine attığın o derin cümlelerin. 

İyi ettin. Yüzme bilmiyorum zaten, söylesen içlerinde boğulurdum ben.

Ah çocuk. 

Ben seni anladım.

Ama anlatmayacağım. Derinlerde, temiz kal diye.

Ah bi görse.

Sen bakıyorsun. Dolu dolu gözlerin.
Öyle seviyorsun.
O bakıyor. Öylesine. Sadece güzelsin işte diye.
O, sana bakıyor. Sadece bakıyor.
Görmüyor.
Belki de görmek istemiyor.
Yüzünün güzelliği, içini görmeye engel.
Engelleri aşmıyor.
Ah bi görse.
Ah bi gördüğünü sevse.
Seviyor ama.
Görmediğini işte.

Yalnızlık.

Ya sen yalnız olduğunu mu sanıyorsun?

Gecenin bir vakti korkarak uyandığında; bırak sarılacak birini, arayacak birinin bile olmaması ne demek biliyor musun?

Evinin kör kuyu gibi sessizliğine mahkum olmamak için uyuyana kadar - hatta uyurken bile - müzik dinlediğin oluyor mu?

Yüzünü saatlerce görmesen bile yan odada birilerinin olduğunu bilmenin insanın içini nasıl rahatlattığından haberin var mı?

Hasta olduğunda, hiç hesap etmeden kalkıp gelecek tek bir insanın bile hayatında olmadığı anlar oldu mu?

Birinin sana hiçbir şekilde kötülük yapmayacağından emin olamadığın bir hayatı yaşadın mı hiç?

Sadece sarılıp uyumak istediğin insanlar oldu mu? Onlara yanlış anlayacaklar diye bunu hiçbir zaman söylemediğin zamanlar yaşadın mı?

Sadece senden çıkarları olduğu için yanındaymış gibi görünen bir sürü insana gülümsemek zorunda kaldın mı?

Bak ben bunlara rağmen direniyorum hala.

Bana sakın “çok yalnızım” deme.

Çarparım ağzının ortasına iki tane.

B’aşk’a

Birine karşı ne hissedip hissetmeyeceğimi sarılınca anlıyorum.

Bazılarında sadece kollarını kavuşturuyor, hatta birkaç saniye sonra sırtını sıvazlayıp o anı sonlandırmak istiyorsun.

Bazıları çok başka oluyor ama.

Sanki vücudundaki boşluklar puzzle’ın eksik parçalarıymış gibi. Sarıldığın an pıt pıt pıt o boşluklar doluyor. Tamamlandım diyorsun. Baya baya yarımmışım ben meğer diye sayıklıyorsun.

Sonra bırakmak istemiyorsun. Terliyorsun ama bırakmıyorsun.

İçine çeke çeke kokluyorsun.

Seviyorsun.

Sonra onu çok başka seviyorsun. Sevgi dolusun da işte niyeyse onu bi başka seviyorsun.

B’aşk’a.

Aşk’a.

Mutsuzluk lobisi.

Hayattaki her şey – genellikle din, varoluş, dünya düzeni gibi konular- üzerinde fazla düşünüp derinleştikçe, seni mutsuz eder. Yolun sonunda vardığın noktada hep soru işaretleri kalır ve soru işaretleri herhangi bir canlıyı huzursuz etmeye yeterlidir.

İnsanların hayatlarındaki en büyük travmalar hep acı merkezlidir mesela. Travma derken hepsi kötü değil; bazı kötü anılar, anlar, durumlar çoğu insana iyi bir insan olmayı öğretir. Kimine geleceğini planlama şansı verir ve olgunlaştırır kimine ise o gerçeklik fazla gelir kendi yalanlarına inandığı sahte yoluna devam eder. Ama bir şeyler öğrettiği gerçektir.

Ben acıya inanırım. Acı gerçektir. Mutluluk öyle değil mesela. Mutluluk kaz tüyü gibidir. Bir rüzgarda savrulup gider, ardında bir gülümseme bırakır sadece. Çoğunlukla acı bir gülümseme. Yine olduğun yere ve merkeze dönersin.

İnsan olarak acıyla doğarız ve yaşarız. Yoksa bir insan mutluluktan neden ağlar ki? Bünye acıya öyle odaklıdır ki o yüksek duyguyla yine aynı tepkiyi verir. O yaşlar süzülür gözden.

Benim için bu durum “öğrenilmiş çaresizlik”

Çare aramıyorum. Çare ararsam gerçek olmaz gibi geliyor bana. Mutsuz değilim. Sadece mutluluklarım, mutsuzluklarım kadar yüksek ol-a-mıyor. Yaşadıklarımla ilgili de olabilir, böyle doğmuş da olabilirim, farkında olarak veya olmayarak bunu seçmiş de olabilirim. İnsanlar acıdan korkar. Yeni Türkü dinlemekten, Ezginin Günlüğü’nden, Jehan Barbur’dan, Ceylan Ertem’den korkar. Acıyı hırsla, nefretle bağdaştırırlar ki zerre alakası yoktur. Acı; her duyguyu sevmek ve anlamaktır. Her şeyi içinde barındırır, hepsini yaşar. Eninde sonunda merkezinde kendisinin var olduğunu unutturmaz.

Geriye dönüp bir bakın. Geçmişteki mutluluklarınız sizi gülümsetiyor ama kahkaha attırmıyor. Buna karşın hala gözlerinizi dolduran, ağlatan acılarınız var. Bu acı size hep yanlış şeyler yaptırıyor. Oysa acıyı sevseniz böyle olmaz. Acıyı sevin, birçok şeyin cevabını onda bulacaksınız.

Belki bir gün gelip sizin acılarınızı, sizi acılarınızla seven biriyle tanışırsınız. Gerçeğiniz o olur.

Kimbilir?

Sadece şunu bilin.

Mutsuzluk gerçektir.

Mutluluk yalan.

Kimbilir?

"İyisin iyi, Allah sahibine bağışlasın. Senin üstüne hiçbir çiçek türü koklanmaz." dedi güzel gözlü adam…

Bilmiyordu, güzellik zehirdi. Ürkütürdü insanları. O kadın neredeyse her ilişkisinde aldatılmıştı, hepsine de şahit olmuştu işte. Ama inancını hiç kaybetmemişti. Kaybederse yaşayamazdı, biliyordu. Biri onun gözlerinin çekikliğini, dudaklarının küçüklüğünü, ellerinin güzelliğini değil;

içinin gözlerine yansımasını sevecekti.

Ellerinin sımsıkı tutmasını sevecekti.

Onu her sabah öperek uyandırdığı için sevecekti dudaklarını. 

Herkes severdi tanışınca o kadını, herkes bakardı.

Ama biri gelip görecekti gerçekten. 

Biliyordu. Bildiği için bekliyordu.

Güzel gözlü adam belki bir gün gelip bakar ve gerçekten görürdü onu. 

Belki de o da aldatır ve sadece bu yazıda kalırdı anısı.

Kimbilir?

Yek.

Büyünce kabulleniyorsun her şeyi. Eskisi gibi yanmıyor canın.

Eğer o gitmek istiyorsa canın da yansa susuyorsun. Gidişini izliyorsun öylece.

Çünkü gerçek sevgi bunu gerektirir, biliyorsun.

Bağırıp çağırmıyorsun. Çıldırmıyorsun.

Kollarından tutup “sen benimsin ulan, hiçbir yere gidemezsin” demiyorsun.

O kadar canın yanmış oluyor ki artık köreliyorsun.

Eskiden hüngür hüngür ağlarken artık sessiz sedasız yalnız kalınca ağlayarak uyuyorsun.

Sakinliyorsun. Sakinledikçe yok oluyorsun.

Anlatmaya dermanın olmuyor.

Konusu açılınca gözlerin dolu dolu susuyorsun.

Susarak ölüp gidiyorsun.

Hissiz.

Yek.

Görüşürüz.

Her kapı çaldığında evimi bilen 3-5 kişinin sürpriz yapacağını düşünüp heyecanla koşuyorum.

Gelen kişi yukarı doğru çıkarken ayak seslerinden kim olduğunu çözmeye çalışıyorum. Kafamda dönen onlarca senaryo hiç tanımadığım biriyle göz göze geldiğimde “pardon yanlış bastım galiba” demesiyle yerle bir oluyor.

Hep aynı. 

Bazen açmıyorum dış kapıyı. Nasılsa biri yine yanlış basmıştır diye. Geçen gün açmadım mesela, kargo gelmiş bana. Ben gidip almak zorunda kaldım sonra.

Bazen o kadar çok yalnız hissediyorum ki evin her yerine erkek parfümü sıkıyorum. Sanki yan odada biri varmış gibi iyi hissediyorum o zaman. Benim erkek parfümü kullanıyor olmam da bundandır belki. Bilmiyorum.

Benim umudum kalmadı.

Ben artık o kahveyi yalnız içmek istemiyorum.

Hatırlasana.

Kapıdan çıkarken omuzlarımdan tutup “görüşürüz” demiştin.

Daha ne kadar bekleyeceğim?

Görüşelim.

Ne olur artık görüşelim.

Anlatacağım çok şey var.