Madalyonun iki yüzü.

Üstünden zaman geçince her şey gibi değersiz olacaklardı. Ben de yazdım, hep değerli kalsınlar diye.

Geçer mi?

Beni bilirsin.

Hiçbir zaman birine ya da somut bir şeye sahip olma çabasında olmadım.

Birine ya da bir yere ait olunca mutlu oldum hep.

Yanında kıvrılıp televizyon izleyince, söylediğim bir şeye kahkaha attığında, uyurken bile sol kolunu açıp “gel” dediğinde, “gerizekalı” deyip sarıldığında…

Ben hep ait olmayı sevdim. Hep ait olmayı seçtim.

Sen gittin.

İnan bana zerre değişen bir şey yok. Ben hala sana aidim.

Sadece bundan haberin yok.

An geliyor. Bir kokunu çeksem içime, cennetin kapıları açılacakmış gibi özlüyorum.

Bu da geçer elbet.

Her şey geçer.

Fark eder mi?

Bugün kendimi böcek olarak buldum. 

Salondaki köşe koltuğun arasında öylece duruyordum.

Duvara dönüktüm.

Donuktum. 

Biri geldi. Beni fark etmesin diye hiç hareket etmedim.

Bukalemun olmak istedim o an. Ama ya fark etmeden beni öldürseydi? Belki de fark ettiği için öldürürdü.

Öldürmedi. Karşıma oturdu. Beni görmedi. Saatlerce oturduk. Yoktum sanki hayatında. Hareket etsem fark eder miydi? Bir şeyler. Fark eder miydi?

Durdum. Dondum. 

Sonra ışığı kapatıp gitti. Uyuduk. 

Hafif ağırlık.

Bunu daha önce de yaşadım.

Bu dünyaya ait olmadığını düşünme, anlaşılamama ve artık anlatmaktan yorulma hissiyatı.

O zamanlar içinde bulunduğum o sonsuz boşluk hissini hüngür hüngür ağlayarak karşılıyordum. En azından içim acıyla dolardı, onu düşünürdüm.

Bu sefer öyle olmuyor.

Mideni düşün bomboş. Çok derin nefes alsan kusacaksın sanki.

Kafanı düşünsene. Tertemiz. Pür-i pak. Uzandığın yerde öylece tavana bakıyorsun. Dümdüzsün çünkü. 

Kalbini düşün. En çok da kalbini. O kadar dolu ki, adım atacak yer yok. Kalbimin ağırlığıyla içimin boşluğu kafa kafaya.

Ya ben ne çok sevmişim. Hep sevmişim. Yılmadan sevmişim. Onlar gitmiş ben kalmışım. Yarım bırakmışım.

Çok yorulmuşum. 

Biri sanki omuzlarıma basıyor. Giderek çöküyorum.

Neden anlatamadım? Hani bu dünyayı sevgi kurtaracaktı? Kimse kurtulmak istemiyor mu?

Hırsızı, hırssızı.

Uzun zaman olmuş yazmayalı.

Midemde kelebekler, kafamda karıncalar dolanıyor.

Sabredince her şey nasıl da sakinliyor. Kim Ki Duk filmlerindeki sadeliğe bürünüyor. Keskinliğinden kaçmak istemeyince dizlerin kanıyor.

Bilirsin.

Tuvalette elini yıkadıktan sonra sadece tek bir kağıt havlu kurulanmaya yetecekken, hırslı hırslı aceleyle iki tane çekenlerden olmadım.

Otobüse binerken insanları ittirip, oturmak için savaş vermedim. Bi sonrakini bekledim.

Üzüldüm, kırıldım ama kanatmadım kimseyi.

Bazen çok yoruldum. Dinlenecek değil, bir yudum su içecek kadar nefes almak istedim. Olmadı. Düştüm.

Hırslı değilim. Bilirsin.

Saçlarına dokunabildiğim, kokunu duyabildiğim her yeri cennet bildim.

Özlem değil “hasret” ne demekmiş öğrendim.

Sevmek değil “sevda” neymiş anladım.

Çıkmaz sokak bile geri döndüğünde çıkabildiğin bir yer aslında.

Bense senin sokağında hapis istiyorum.

Orası benim yuvam.

Gözlerimi kapattığımda endişeden çok uzak, gülümseyebildiğim tek yer.

Bu ikisi çok iyi arkadaş. Umarım ikisini de almışsınızdır :)